Yaşadığımız zamanlar

Doğruyu istiyoruz, doğrunun olduğuna inanmadan.
Materyalistiz, materyalist olmaya karşıyken.
Acı çekmek istemiyoruz, acıyı tatlı bulurken.
Başkaları sürünmesin diyoruz, sürünmenin sorumlusuyken.
Tanrıyı düşünüyoruz, varlığı konusunda en derin şüphelere gark olmuşken.
Aşk peşindeyiz, aşka inanmadan.
Bağlanmak istemiyoruz, bağlanabileceklerimizin hayalini kurarken.
Ölümden kaçıyoruz, sonrasını merak ederken.
Zorluklar olmasın derken zorlukların olmadığı yerden kaçıyoruz.
İyilik peşinde kötü, kötülük peşinde iyiyiz.
Sorumlu olmadan özgür, özgür olmadan sorumlu olmak istiyoruz.
Bizi, söylediklerimiz ve yaptıklarımız anlatır derken, söylemediklerimizin ve yapmadıklarımızın gerçeğe daha yakın olduğunu biliyoruz.
Uzaya bakıp yıldızların ötesini düşlüyoruz, yıldızların ateşli gazdan başka bir şey olmadığını bilirken.
Anlam peşinde koşuyoruz anlamsızca; anlamsızlıkta anlam arıyoruz.
Sorulara cevap ararken, soruları sorgulamamız gerektiğini unutmuyoruz.
Uğrunda ölecek bir şey olmadığını düşünürken, uğrunda ölmenin uğrunda ölüneceği yarattığını biliyoruz derinden.
Yargıcın ön yargısız olanını, kudretlinin kudretsizini istiyoruz.
Umutsuzluktan umut çıkartabilirken, barışı en kızılından kana bulayabiliyoruz.
Yaşam peşinde koşuyoruz muhafazakârca; muhafazakârlığın bir yaşam biçimi değil, bir ölüm biçimi olduğu gün gibi açıkken.
İnsanın kendi özüne inmeye çalışıyoruz, öyle bir öz olmadığını bilirken.
İletişim önemli diyoruz, en korktuğumuz söz “konuşmamız lazım” iken.

Kafa karışmasın da ne olsun, değil mi?

Bütün felsefe tarihi Platon, Descartes ve Kant’a katılanlar ile katılmayanlar arasında uzlaşımsız bir itişip kakışmayken, yaşadığımız zamanlarda biz bu iki grubu alıp, karıştırıyoruz birbirine; hepsini aynı çerçeveye sokmaya çabalıyoruz. Kafa karışmasın da ne olsun?

Gördüğümüzün ötesinde bir şeyler olduğunu söyleyenler ile olmadığını söyleyenler. Bir öz olduğunu anlatanlar ile her şeyi bizim yarattığımızı anlatanlar. Doğrunun orada, dışımızda bir yerlerde olduğunu benimseyenler ile doğruyu bizim yarattığımızı söyleyenler. Her şeyin önceden belirlenmiş sebepler yüzünden gerçekleştiğine inananlar ile özgür iradeyi savunanlar. Metafizikten uzak metafizikçiler, transandantal/aşkınsal analistler. I-podun plastiğine tapıp, içindeki müzikle büyülenenler. Saatlerce saçını yapmaya bakanlar ile o saça bir dokununca dünyanın kendisinin olacağına inananlar. O eşsiz parfümü sıkıp onun kokusunu alacak kadar yakınlaşamadıktan sonra bir şey olmadığını bilenler. Zirveye tırmanmaya çalışırken zirvedeki yalnızlığın acısını zevkle düşleyenler.

Kafa karışır tabii. Yaşadığımız zamanlarda ironiden başka ne yapıyoruz?

Ozan Şakar, Haziran 2010

Not: Yukarıdaki resim Rafael'in Vatikan'da bulunan Atina Okulu. Foto (c)Ozan Şakar

Crisis in the Eurozone


I never thought our European Monetary Union courses at the LSE would become so relevant so quickly. My fascination with the unfolding events only matches the sheer amazement when Lehman collapsed in the autumn of 2008. Only now it is actually recognizable - because we studied all this with the aid of Paul DeGrauwe'sEconomics of the Monetary Union. We studied the asymmetric shocks and fiscal decentralization and the implicit bail-out guarantee. In theory, of course. This was all theoretically possible, but come on, how on earth would a Eurozone country actually come to the brink of default? The border between the thinkable and the unthinkable is moving out constantly.

Leaving aside Ireland for now, Greece, Spain, Italy and Portugal were asymmetrically affected by the global financial crisis due to the structural problems in their economies. Even as demand recovers, their exports will not be competitive in the world markets. The only way they can stabilize their bulging public debt is by running primary surpluses. They promise to do exactly that to calm down the markets - but if they keep to their word, they will face an even more severe recession. In fact, markets question the credibility of the Greek consolidation plan given the conditions of the EUR 110-billion loan package. Analysts argue that the restructuring of the Greek debt is inevitable once the balance sheets of the Eurozone banks exposed to Greek debt are strengthened.

The bailout aims to save the banks and the institutional investors, less so Greece. Greece will pay for the ordeal now. Creditors will pay, if they ever do, a few years down the line, when they are stronger to cope with it.

What makes this story (as with any story) interesting is the politics. What are the preferences of the policy-makers, and what will they be forced to do? Will the Eurozone eventually set up a fund to support states when they are hit by asymmetric shocks? Will the Eurozone issue union-wide bonds? Will a separate fund be established to bail out European banks? Will the ECB buy sovereign bonds to help out investors? The answers to all these questions hinge on the internal politics of large member states, and the inter-state negotiations in the Eurozone.

As these talks are underway, and they will surely take a long time, Southern European states will be expected to put their house in order. This will involve public spending cuts and tax hikes across the board, but these states will also have to undertake structural reforms to reduce costs. Reduce labour costs, that is. Make the labour market more flexible. Cut wages and pensions in public and private sectors.

But will they take the bitter medicine? And should they? As the footage of Greek demonstrations was shown on TV, one Greek woman insisted in the background: "We want to live, not survive." In the greater scheme of things, we might condemn those lazy Greeks. They will have to work harder, just like the Germans - and the Eastern Europeans, Indians and Chinese.

But nowadays new ideas are circulating. Not that they have any chances of becoming reality any time soon, but they challenge the way we are used to seeing things. Dani Rodrik's proposal to establish a more flexible system, which allows countries to "opt out", would potentially lead to more segmented financial and product markets. Martin Wolf also hinted at the possibility of inherent flaws in the system by asking why countries with large current account deficits always end up in crisis. In his new bookthe Enigma of Capital, David Harvey argues that the "surplus capital" should be put to better uses than roaming freely and violently around the world. More on that when I finish the book.

I don't have a conclusion here, so no use trying to come up with a fancy but empty sentence. To be continued.

İzmirli


İzmirli
 


Yürürken bir yaz gecesi İzmir Kordon’da
Deniz yanı başımda, imbat eserken usulca
Üzerimde ince keten, beyaz tişört
Sağımda kız sarışın, solumda erkek kumral.
Geliyor karşıdan bir üniforması mavi
Başı kepli, çakaralmazlı beli kemerli
Bir de takınılmış heybet, belli ki polis.

Aklıma denizden akan binbir şaraplı fırtına,
Dostoyevski de düşünürüm, kentkart da.
Dilinde destanları, Homeros Kadifekale’ye tırmanır.
Yunus Emre’nin benleri salınırken dalgalarda
Cuma dualı dudaklar, gece Karşıyaka’da rakılanır.
Ya Mevlana ne der kimin ne olduğuna?
Yaklaşır da yaklaşır polis, gözleri gözlerimde.

İmbat eskiden de eserken İzmir’de,
Denizin öte yanında, gemilerin geldiği yerde
Kadınlar yürümüş, biz sırf aşçı anne değiliz diye.
Erkekler el ele, gençler dudak dudağa
Saçlar uzun, rastalı; parmaklar sararmış, kenevirli.
Altlarda BMW’ler, ya da çamurlu, yamalı pantolonlar.
Polis bana bakar; çayı kupada mı içmeli, ince bellide mi?

Bu yaz gecesi Kordon’da duyulan tek Türkçeyken
Dolanır diller gökyüzüne binbir çiçek, dalga dalga
Uzaklarda, ya da burada geçmişte, Rum evleri arasında.
Tanrı’ya Allah diyenler, God diyenler, aman diyenler.
Berberliğini çıraklıkla öğrenenler, tuvalete alaturka gidenler.
Polis durur karşımda, kükrer kibarca: Göster kimliğini!
İmbat yalarken İzmir’i, sorarım şaşkınlıkla: Hangisini?

Ozan Şakar

(c) Ozan Şakar 

Not: Yukarıdaki resim Reddust35 Flickr. Creative Commons Attribution-Non-Commercial başlığı altında bazı hakları saklıdır. Saklı haklar için daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

İnsanın insanlıkla bütünleşmesi

Tanım, sınırları belirler. Sınırlar ise sınır içindeki nüfuz bölgesini ve güç dengesini. Dünyadaki sınırlar gittikçe küçülüyor mu?

Orta çağın din-tarım imparatorluklarında, imparatorlukların bölge sınırları genişti. Din, sınırları belirleyen ana unsur idi. Kişi, içine doğduğu dinin üyesi olarak büyük bir bölgenin parçası idi. Ulus kavramı ile büyük bölgelere hükmetmede imparatorluğunun meşruluğunu sağlayan dinin ağırlığı nispeten azaldı. Sınırlar, din yerine ulus ile belirlenince, daraldılar. Aynı bölgeye daha çok ülke hükmeder oldu. Modernitenin parçası olan ulus-devlet ise II. Dünya Savaşı’ndan beri sallantıda. Post-moderniteye geçişle beraber ulus yerine birey ön plana çıkıyor. Yani sınırlar, uluslardan bireylere inmekte. Bireyin kendi sınırları ise o bireyin tanımına göre değişiyor.

Bireyin sınırları ne kadar geniş olmalı? Tanım, kimlik üzerinden yapılıyorsa tek kimlik, dar bir tek sınır getiriyor. Çok kimliklilik, bireyin sınırlarının geniş tutulması bakımından önemli.

Birey, kendini tanımlayarak sınırlarını çizmeli mi? Ya da daha zor bir soru: Birey, kendini tanımlayabilir mi? Bireyin kendini, kendine tanımlaması gerektiği önerisi ilk bakışta biraz saçma geliyor. İnsan, kendini neden kendine anlatsın? Kendini, kendine anlatmak kişinin içinde sanki Yunus Emrevari birden çok kişi olduğu fikrini akla getiriyor. Kendimizi ortadan bölmüşüz de bir yanımız, bizi bize anlatıyormuş gibi! Bu mümkün mü?

Bence mümkün ve antik Grek’te Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın bile girişine kazınmış: Kendini tanı! Her bireyin kendi içinden gelen bazı itici güçler var. Bu itici güçler kişiden kişiye değişim gösteriyor. Oysa din-tarım imparatorluklarından ve ulus-devletten kalma tek tipleştirici, “din” veya “ulus” denen metafiziksel olgulara itaat ettirici, herkesi din veya ulusun istediği (metafiziksel bir kavram nasıl maddesel bir varlıktan bir şey ister?) tek yöne iten baskılar hâlâ çoğu yerde kol geziyor.

Her bireyin kendine ait doğuştan gelen bir özü var mı yok mu? Bu soruyu cevaplamak zor, belki de gereksiz. Sonuçta doğuştan gelen bir öz olmasa da, erken yaşta eğitim, aile, çevreden gelen sosyalleşmenin, toplumsal inşaların içselleştirilmesi ile birey temelleniyor. Bu temel, eşsiz bir bireysellikte olmasa da kişi başka şekilde temellenmiş gruplar ile etkileşime geçtiğinde o bireyi tanımlamak daha önce edinmiş olduğu (veya doğuştan gelen) temeller vasıtasıyla oluyor. Peki, kim kimi tanımlıyor burada? Kişi mi kendini tanımlama zorunluluğuna itiliyor, yoksa grubun/toplumun diğer bireyleri kendi ilişkilerinin o kişi ile sınırlarını belirleyebilmek için mi o kişiyi tanımlıyor? Orası biraz karışık.

Kişinin kendini tanıması ve o tanıma sonrası tanımlaması gerekli mi? Mümkün mü? Belki, ama tek tanıma ve kimliğe indirmemek lazım kimseyi. Bir de tanımın zamansal olduğunu unutmamak lazım. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de o değildir. İnsan değişir. “Ben buyum” diye sıkı sıkıya sarılınan bir kimlik, bir zaman sonra değişebilir, değişir. Değişim, tarihin, doğanın ve insanın özüdür çünkü. Her şey bir şeye dönüşür. Çevredekilerle etkileşim, zaman, koşullar insanı değiştirir. Her şey, herkes birbirini bir şekilde bir yöne itiyor. Ama sınırlar daraldıkça, nüfuz bölgesi imparatorluktan bireye indikçe, tek yöne akan bir nehrin var olmasının imkânı kalmıyor. Kalmasın da zaten. Bütün nehirler birbirinin içinden akıp geçsin, birbirine zarar vermeden okyanusa dönüşsün. İnsanın, insanlıkla bütünleşmesi ve kendini insanlıkta bulması ancak böyle gerçekleşir. Biraz saygı, biraz koşulsuz insan sevgisi, biraz mutluluğa izin, herkese daha rahat nefes aldıracaktır.

Ozan Şakar, Nisan 2010

Not: Yukarıdaki resim (c) Ozan Şakar

Renkler ve birey

Türk Dil Kurumu Sözlüğü “yeşil” rengi şöyle tanımlıyor: Sarı ile mavinin karışmasından ortaya çıkan renk. Sarı ile mavi ise şöyle tanımlanıyor:

Sarı: Yeşil ile turuncu arasında bir renk
Mavi: Yeşil ile menekşe rengi arasında bir renk

Sarı ile mavinin ”daha açık” tanımlarını yeşilin tanımına koyarsak;

Yeşil: Yeşille turuncu arasında bir rengin, yeşille menekşe rengi arasında bir renk ile karışmasından ortaya çıkan renk!

Yani yeşil nasıl bir renk? Yeşilin tanımını biraz daha açmaya çalışırsak diğer renkler de işin içine giriyor ve yeşilin nasıl bir renk olduğunu ancak yeşilin çok daha geniş bir renk spektrumunda (yapıda) diğer renklere göre nerede olduğuna bakarak anlayabiliyoruz. Diğer bir deyişle “yeşil” sözcüğünün kendi içinde bir anlamı yok; diğer renkler ile bağıntısı kurulmadan yeşil kendi başına bir anlam içermiyor.

Peki, yeşilin yerine “birey”i koyalım, spektrum yerine de “toplum”u. Topluma bakmadan, yani bireyin diğer bireyler ile ilişkisine ve bu ilişkilerin de toplumsal yapı üzerinden ilişkilendirildiğine bakmadan “birey” sözcüğünün ne ifade ettiğini anlayabilir miyiz? Birey kendi içinde bir anlam arz eder mi? Yapısalcı düşüncenin yıkılmasıyla beraber, elimizde kalan şey toplumsuz birey. Kendi içinde, nesnel bir anlamı olmayan bir birey. Varsın o nesnel anlam olmasın, ama insan bireye yine de bir anlam, herhangi bir anlam yüklemeye çalışmaktan kendini alamıyor.

Geleneksel toplumsal düzende bireyi tanımlamak kolay. Mahmut, şu aileden gelmektedir, dostları şunlardır, aslen şuralıdır ama şimdi şurada oturmaktadır, şuralarda okumuştur, şu şu işlerle meşguldür, şu konularda şöyle düşünmektedir, bu konularda şu inançtadır. Geleneksel toplumsal düzende bireyi kendi içinde tanımlamayalım da nasıl tanımlarsak tanımlayalım; burada önemli olan bireyin toplumsal düzlemde hangi koordinatları işgal ettiği!

Bireyin kendi içinde anlam teşkil etmesinin imkânı var mı? Bireyin sadece ama sadece bireysel alanda tanımlanabilecek bir özü var mı? Toplumun etkisi altında kalmadan kişiyi kişi yapan bir öz? Yapının yıkıldığı yerde, bireyin anlamını arıyorsak, ama şu anda arıyorsak, o zaman öyle bir özün varlığından bahsetmek mi gerekecek? Bu özü nasıl bulacağız? İnançla mı? Eğer öyleyse, ileri kapitalist toplumlarda inanç kavramının tekrar yükselişe geçişinin sebeplerinden biri belki de bu. Buradaki inanç tabii ki geleneksel, toplum düzenini ayarlayan dini inançtan ziyade, bireyin bir özü olduğu inancı. Bu özün anlamını ise sadece madde de aramak bazılarını tatmin etmiyor. Bir ruhanilik arayışı içindeki birey inanca kayıyor.

Bu nasıl bir inanç peki? Toplum tarafından belirlenmeyen inancı kabul etmek nasıl bir şey? Bireyin kendisinin belirlediği ve kendi belirlediğine gene kendisinin inandığı bir inanç. Toplumsalcı anlam yaratımının yıkıldığı yerde bu inanç ihtiyari olmaktan öteye geçemiyor. Yani bireyden beklenen, kendi yarattığı inancı kabul etmek. Ama inanç denilen şey sorgulayarak kabullenilen bir şey değil. Bence bunun adına, kendi yarattığı inancı kabul etmek yerine “kendi belirlediği değerlere ilkeli bağlılık” demek gerek. Bireysel değerler ve bireysel ilkeler… Bu ikili olmadan yapının yıkıldığı yerde anlam bulmak zor gibi.

Ozan Şakar
Mart 2010

Not: Yukarıdaki resmin detayları (Fir0002/Flagstaffotos) için tıklayınız

Cehaleti yüceltmek

Çağın getirdiği görececilik hem bize sunulan bir nimet hem de başımıza musallat olan tam bir bela. Kültürel görecelik dediğimiz kavram, herhangi bir kültürün değerlerinin diğer kültürlere göre ayrıcalıklı, üstün bir konumda olmadığını savunur. Küreselleşme sürecinde artan göçmen hareketleri beraberlerinde ülkeler içindeki kültürel çeşitliliğin zenginleşmesini sağladı. Dünyada gözlemlediğimiz bir diğer değişim ise, ülkeler içindeki zenginliğin artması ve iletişim ile ulaşım araçlarının daha erişilebilir kılınmasıyla beraber şimdiye kadar sesleri ulusal zeminde duyulmayan grupların seslerinin daha duyulur olması oldu. Bu değişim içinde farklı değerlere sahip gruplar, kültürel göreceliğin getirdiği “farklı değer ve inançlara saygılı olalım” söylemi ile bir arada nispeten bir barış ortamında yaşayabildiler. Bu bakımdan kültürel görececiliğin geçmişte faydaları olmuştur diyen argümanlarda bir gerçek payı var.

Ancak görecelik demek, “evrende doğru dediğimiz şey aslında herkesin kendi doğrusudur” demek değildir. Bir kültür “dünya güneş çevresinde dönüyor” derken, diğeri “hayır, tam tersine güneş, dünya çevresinde dönüyor” diyorsa, burada “herkesin doğrusu kendine” diyemeyiz. Evrensel doğrular vardır ve bu evrensel doğruların kültürel gelenekler ve inançlar ile ilgisi yoktur. Evrensel doğrulara bilim ile ulaşılır. Evrensel doğrular göreceli inançlar değildir; evrensel doğrular bilgidir ve evrensel doğrulara bilimsel yöntemler ile ulaşılır. Bilimin ve inanç/değer sistemlerinin zemini farklıdır. Ancak bu milenyumun başlangıcından itibaren, dünyadaki tek gerçek zemin, değer ve inançlar üzerinden kurulan zemindir gibi bir söylem giderek yayılmakta. Bilimin ve bilimsel yöntemlerin yok sayıldığı, her şeyin inanca ve değere göre göreceli olduğu düşüncesi her yanımızı sarmakta. Bilim yok edilirken, hiçbir veriye, kanıta, deneye, araştırmaya, akla, mantığa dayalı olmayan, yani bilimsel yöntemin hiçe sayıldığı “inançlar” yayılmakta. Kısacası, bilginin yerini inanç almakta. İnsanlar “şunun şöyle olduğunu biliyoruz” demek yerine “ben şuna inanıyorum” demekte. Bilgi, ihtiyari bir şekilde üretilmiş bir şey değildir. Bilgi kanıta, deneye, araştırmaya, akla, mantığa dayalı uzun bir süreç sonrası çıkar. Ortaya çıkan bilgiye saygı duyulması gerekliliği de bu sürecin bilimsel yöntemler ile ilerlemesinden kaynaklanır. “Ben şuna inanıyorum” diyenin ise herhangi bir kanıta, akla, mantığa ihtiyacı yoktur. “Benim inancım bu yönde, inancıma saygı duymak zorundasın” diye kestirip atar bu düşüncedeki insan. Yanlış anlaşılmasın, inançlara saygı duyulmamalı demiyorum; tabii ki inançlara saygı duyulmalı. Benim dediğim, bilimsel bilginin olması gereken yerde, bilimin yerini inancın almaması gerektiği. İnancın ve bilimin zeminleri ve ulaşmaya çalıştıkları doğrular tamamen farklıdır. İnanç zemininde bilim yapılamayacağı gibi, bilim zemininde de inanç yapılamaz.

Oysa dediğim gibi son zamanlarda bu zeminlerin birbirine karıştırılması yolunda büyük çabalar harcanıyor. Bilimi yok etmek için bilimsel zemin ortadan kaldırılıp yerine inanç zemini konulmaya çalışılıyor. Bunun adına da demokrasi deniyor. Bunun adına demokrasi denemez, bunun adına ancak cehaleti yüceltmek denilebilir. Tekrar edeyim: inanç cehalettir demiyorum; bilimi inanç zemini üzerine oturtmaya çalışmak cehalettir diyorum.

Örneğin çocuğuna söz geçirmeye çalışan bir anne, çocuğa “sözümü dinlemezsen yatağının altındaki cinler seni çarpacak” diyor. Çocuk yatağın altına bakıyor, bir şey göremiyor. Arkadaşlarına baktırıyor, yine bir şey yok. Annesinin sözlerini dinlemezse kendisini çarpacak cinlerin varlığına dair hiçbir şey görünmüyor. Anne bu aşamada çıkıp “Onlar görünmez varlıklardır. Onların varlığına inan” diyor. Anne, çocuğu körü körüne inandırabilirse, onu korkutup istediği gibi yönetmek tabii ki çok daha kolay oluyor. İnancı yayıp yöneten insan, herkesi istediği gibi yönetebilir. Kör inanca sahip kişinin, inancı yönetene karşı çıkmasına imkân yok, çünkü ortada karşı çıkılabilecek bir şey yok!

Ya da bir parmağınız biraz şişmiş. Bir sürü doktora gittiniz, çeşitli tıbbi testlerden geçtiniz ve ortaya çıkan sonuç elinizin kesinlikle su topladığı ve endişelenecek bir şey olmadığı yönünde. Bu noktada çıkıp da “ben bu parmağın kanser olduğuna inanıyorum” deyip kendinizi korkuya teslim etmek tam bir cehalettir. Bilime saygısı olmayanın bu korkulara teslim olacağı da açıktır. Korkan insanı yönetmek ve sömürmek ise kolaydır. Gidersiniz bir üfürükçüye, bayılırsınız bir sürü parayı, üfürükçü bir üfler, işte tamam. Bu biraz laubali bir örnek oldu belki ama bu üfürükçülüğü, siyaseti inanç üzerine kuran ve bu inancı sömüren tüm siyasi güçler yapmakta.

Irak savaşı öncesi Saddam’ın elinde toplu imha silahlarının bulunduğu yönünde bir kanıt olmamasına, Saddam yönetiminin 11 Eylül saldırıları ile bir bağlantısı olduğu yönünde hiçbir şey bulunamamasına rağmen Bush yönetimi, “Biz, Saddam’ın elinde toplu imha silahı olduğuna ve Saddam’ın 11 Eylül’de parmağı olduğuna İNANIYORUZ” diyerek Irak’a saldırmadı mı? İşte bilimsel bilgiye saygının olmadığı yerde bu “inanç” ile bir korku yaratılarak kamuoyu çok kolay bir şekilde manipüle edilebilir. Irak savaşının üzerinden yıllar geçti ve hiçbir toplu imha silahı hâlâ bulunamadı. Peki, silahın olduğu yönündeki “inanca” ne oldu? O inanç olduğu yerde duruyor. Bu silahlar bulunamayınca Donald Rumsfeld’e “hani nerede bu silahlar?” diye sormuşlardı, verdiği cevap evlere şenlikti: “The absence of evidence is not evidence of absence – Kanıtın yokluğu, kanıt olmadığının ispatı değildir.” Peki, kanıt yok ise neye dayanarak bu silahlar vardır deniyor? Tabii ki inanca. Bilimin ve bilimsel yöntemin olmadığı, kör inanca körü körüne bu kadar bağlanılan bir ortamda, Rumsfeld’in bu deli saçması sözleri anlamlıymış gibi geliyor.

Rumsfeld’den İran’a geçelim. Aralık 2009’da İran’daki molla yönetimini protesto ederken birkaç taş atan öğrenciye İran mahkemeleri idam cezası verdi. Öğrencinin suçu ise “Allah’a savaş açmak.” Bu öğrencinin Allah’a savaş falan açtığı yok, ancak mollalar İran’daki güçlerini Allah’tan aldıkları inancını yaydıkları için, mollaya karşı gelmek Allah’a karşı gelmek ile bir tutuluyor. İşte Ahmedinecad’ın İran’ı böyle bir yer. Halkı kör inanca bağlayıp, körü körüne mollaları takip etmeye zorlayan bir ülke İran.

Bir de Türkiye’nin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın en son dediklerine bakalım: “Hakikaten bu söze inanıyorum, ‘Nasipse gelir Hint’ten, Yemen’den, nasip değilse ne gelir elden?’” Tabii sormak lazım: Kavaf’a bakan olması, hükümetteki dostlarına ve ailelerine gemicikler, medya şirketleri, ihalesiz devlet işleri nasip olurken, Ardahan’daki aile babasına ailesine bakabilmesi için neden ayda sadece 300 lira nasip olmuş? Böyle soruları sormamak lazım tabii. İnanca saygı göstermek lazım.

Ya dünyadaki bütün saygın doktorlar, psikologlar eşcinselliğin bir hastalık olmadığında hemfikirken, Kavaf’ın şu sözlerine ne demeli: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna İNANIYORUM. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum.” Eğer bir hastalıktan bahsediyorsak, her kafasına esen şu hastalıktır, bu hastalıktır demeyecek herhalde. Neyin hastalık, neyin hastalık olmadığına tıp karar verir. Tıp ve bilim insanları bunun bir hastalık olmadığını on yıllardır söylüyorlar. Ama bilimin söylediklerine bakmaya ne gerek var. “Ben bunun hastalık olduğuna inanıyorum. İnancıma saygı göster.” Böyle cahil ve bağnaz bir söze saygı göstereceksek, o zaman ben de “Selma Aliye Kavaf’lığın biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla Kavafımsı evliliklere olumlu bakmıyorum.” Ayrıca benim bu söylediğim bir inanç değil. Bütün saygın psikologlar ve tıp bilimiyle uğraşanlar Kavaf’ın yaymaya çalıştığı gibi kör cahil bir homofobinin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunda hemfikirler.

Cehaleti yüceltmek yerine bilime biraz saygı duyalım.

Ozan Şakar, Mart 2010


Not: Yukarıdaki resmin kaynağı Kenpei, Wikimedia Commons. (Daha fazla bilgi için)

What identity? Why identity? A few thoughts...

Identity politics is on the rise in most parts of the world. Types of identities are proliferating as more and more identities are liberated or created as people become more conscious of them. However, even though as people are becoming more accepting of different identities and people talk about them quite often, some questions such are “what does it mean to have an identity?” and “why have an identity at all?” are not really addressed.

In liberal democracies, an identity is usually taken to be a personal identity. As we put more emphasis on the individual, the concept of personal identity is emphasised even more. However, a personal identity is never only a personal thing. A personal identity is not something akin to a piece of personal clothing. It is not something that belongs only to you no matter what. A personal identity is also a social thing: a personal identity acts as a signal with which other people identify your person. If there was no one around but only you, the concept of personal identity would be quite meaningless. Personal identity would not mean anything to Robinson Crusoe when he thought he was all alone on his island. Crusoe had his personal identity when Man Friday arrived on the scene.

Bayan Yanı ve Annenizin Kızlık Soyadı*

Balkan sınırlarından İstanbul’a döndüğüm otobüse Lüleburgaz’da binen bir kadın önümdeki koltuğa yanaştı: “Ama burası 23 numara, benim koltuğum bak!” Bir yandan da elindeki bileti sallıyordu. Bu tepkinin muhattabı, zaten 24 numarada oturan adam da “Bir karışıklık oldu sanırım,” dedi kadına hak vermiş bir ifadeyle.

Anlam veremedim zaten ayrı numaralarda oturan insanların yerlerini sorun etmelerini. Arkadaşımla yaptığımız, “Susadım,” “Armut ye o zaman!” muhabbetine benziyordu bu. Etrafta deliler görmek, “Ship of Fools” kıvamında nevrotik bir otobüsün yolcusu olmak ne güzeldi!

Mutluluğum uzun sürmedi ama. Kadın hışımla döndü muavine: “Arkadaşım bana erkek yanı vermişsiniz!” O an anımsadım “bayan yanı” terimini, anladım adamla kadının derdini. Muavin, kadından binbir türlü özür dileyerek 24 numaradaki adamı en arka koltuğa gönderdi, kadın da “bayan” haliyle içine sine sine oturdu bir 23 bir 24’te.

Arada kadının kulağına yanaşıp, “Bak önündeki erkek! Eyvahlar olsun, erkek arkası vermişler!” diyesim geldi. Tanımadığı bir erkeğe ne kadar uzaklıkta olması gerektiğini, bunun hesaplamalarında ne tür bir metod kullanması gerektiğini falan öğrenesim geldi…Desem yalan olur! Hiçbir şey yapasım gelmedi aslında. Ne yapabilirsin ki? Durum budur: Her gördüğü karşı cinse sapık muamelesi yapacak kadar korkutulmuş bir kadın; potansiyel sapık olarak kabullenilmiş ve bundan hiç rahatsızlık duymayacak kadar karşısındakine hak veren bir erkek. O sahnenin oyuncuları bunlar. Ama bu kısa filmin ardında büyük bir kadro var! Öylesine kocaman ve etkili bir set ki, üzerine ayak bastığın an girdap gibi içine çeken cinsinden. Bir sürü insan; yaptırımcı kurumlar; külfeti büyük, altında ezen etiketlendirmeler; anlamsızlıkların kökleşmiş halleri…

Korkutulmuş kadın. Canı yanmış kadın bir anlamda. Karşı cinsten biri yanına yaklaşırken kocaman hormonel dalgaların yüzünü yaladığı bir kadın, saatler boyunca herhangi bir hormon yumağının yanına oturmak istemeyerek kendini savunuyor… Büyük bir cinsel açlığın ortasında da bu normal görülüyor – ki taciz olaylarının günden güne arttığı bir ortamda da bu oldukça normal. Öylesine normal ki, erkekler de bundan rahatsız olan kadından, fark etmeksizin ahlaksız muamelesi görmekten rahatsız olmuyorlar. İki tarafın da emin olduğu birşey var: Her an birbirlerine karşı tetikte olmalılar; ve bu yalnızca cinsiyetlerinden kaynaklanıyor.

Ülkede kadın ve erkeğin anatomik özelliklerinin daha fazla önem taşıması, önyargıların hala yasal muamele görmeleri ve benzeri durumların şaşılmayan getirisi bütün bunlar. Misal, üniversitelerde öğrenci yurtlarının ayrı olması dikkate değer. Erkek öğrencinin kadın öğrencinin odasına girmesinin tabu olduğu bir ortamda kadın-erkek ilişkileri tabii ki de farklı olur. Aynı banyoyu paylaşamayan, yirmi küsür yaşlarında insanların birbirlerinin odalarına arkadaşça girebilmelerine ihtimal vermeyip, anlamsız yasaklara maruz kalmış bir gençliğin uzantısı olan açlık ve daha da derininde kocaman bir sınıf ve cinsiyet eşitsizliğinin getirileri bunlar.

Kimliğimi annemin “kızlık soyadı”yla teyit eden banka hesapları da beni benden alıyor. Küçük takıntıların ağ yaptığı bir beyinin çıktıları gibi görebilirsiniz bütün bunları. Ancak dediğim gibi: Bu kısa filmlerin ardında büyük kadrolar var, köklerini her yerde salan ve tutsaklığı yavaş yavaş daha da kaçınılmaz kılan. Memleketten manzaralar; üç beş kişiye yazılmış bol –izm’li, bi’çimdik –loji ve iki silkmelik –rans’la doldurulmuş akademik makalelerin uzun uzun anlattığı tarifleri birkaç kelimede özetliyor. Gerçeği gerçek yapan yalanı bulmak lazım. Bu da ona buna takmadan, kendinle kavga etmeden bulunmuyor. Aksi, ruhu sökülmüş yeşilliklerde sahte bir neşe koşusu demek, anlamsız bir şarkı eşliğinde - üç hece: Lay-lay-lom!

*Yazarın izni olmadan yayınlamayınız.

Türkiye'de hakim olmak


"Yargıya intikal etmiş olay hakkında konuşamayız!" demiyorlar mı, ya da "yüce Türk adaleti en doğru kararı verecektir." İfrit oluyorum. Bu ne ikiyüzlülüktür.

Dün Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'ye kadar, onu sevenlerin ve adaletin yerini bulmasını isteyenlerin de o tarihten sonra çektiklerini okudum. Dink, aşağıdaki cümlelerinden ötürü Türklüğe hakaretle suçlanmış, davalar sırasında her türlü taciz ve sataşmaya uğramış, bir de üstüne hüküm giymişti.
Ermeni kimliğinin 'Türk'ten kurtuluş yolu gayet basittir. 'Türk'le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan'la uğraşmak. Türk'ten boşalacak zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur.
Çok açık ki burada kastedilen, Ermenilerin Türklere duydukları nefretle kendi kendilerini zehirlemek yerine, enerjilerini Ermenistan'ın iyiliğine harcamaları gerektiği. Ama davaya bakan hakimlerin gözünü öylesine kan bürümüş ki, Dink'i bu sözlerden ötürü altı ay hapse mahkum etmişler. İçlerindeki hayvani coşkuyu da şu satırlara dökmüşler:
Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir. ... Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır.
Bir hakim, zaten milliyetçilerin inanmaya can attığı bir yalanı nasıl böyle tesciller, bir insanı köpeklerin önüne nasıl böyle kayıtsızca atar? Sonra da hangi ruh haliyle bu ipe sapa gelmez satırları yazar? Ama dava burada bitmiyor, Yargıtay'a gidiyor. Yargıtay 9. Ceza Dairesi mahkumiyet kararını usulden bozarken, esastan onuyor. Yargıtay başsavcısı karara itiraz ediyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun ulu üyeleri, oy çokluğuyla Dink'i suçlu buluyor.


Yargıtay'dan söz açılmışken, Adalet Bakanlığı ile Hakimler ve Savcılar Kurulu arasında sekiz aydır süren 'Yargıtay'a üye seçimleri krizi' aşılmış, Yargıtay'ın boş bulunan 34 üyeliğine atamalar yapılmış. Adalet Bakanı ve müsteşarı, üyelerin oy çokluğuyla seçilmesindense, kendilerine 10 üyelik kontenjan ayrılması için diretmişlerdi. Sonunda sadece üç üye atayabilmişler.

Pazar günü, Yıldırım Türker Mehmet Ali Ağca'nın çıkması şerefine hayatlarına hiç bir şey olmamış gibi devam eden katillerin listesini yapmış:

İpekçi cinayetinin kilit ismi Oral Çelik (hani Malatya’da öldürülen öğretmenle ilgili dava dosyası kaybolmuştu) saygın bir işadamı olmadı mı? Malatyaspor’un başkanı bile oldu. Savcı Doğan Öz ile 7 TİP’linin katili Haluk Kırcı 91’de Bursa Cezaevi’nden ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? 96’da yakalandığı gün İstanbul’da firar etmiş, 99’da yakalanıp 2004’te yine ‘yanlışlıkla’ tahliye edilmemiş miydi? Çatlı’yı hatırlatmaya ne gerek; Susurluk’ta arabadan çıktığında ondan yiğit bir Anadolu delikanlısı, Yılmaz Güney’in sağa bakanı yaratma çabasına girmiş ‘uygar beyaz’ basın erbabını unuttunuz mu? Mehmet Şener’e hiç dokunulamadı.
Ya Ağca’yı eylem yerine kendisinin götürdüğünü söyleyip 10 yılla kurtulan Yavuz Çaylan’a ne demeli? Az kalsın MHP İstanbul İl Başkanı oluyordu. Yalçın Özbey, ki Ağca İpekçi’yi onun öldürdüğünü söylemişti, şimdi Brüksel’de ticaret yapıyor. Uluslararası silah ve uyuşturucu kaçakçısı ve Ağca’nın para kasası Abuzer Uğurlu’nun kaç kere yakalanıp diğer şeref erbabı hempaları gibi mistik yollarla serbest bırakıldığını hatırlıyor musunuz? Balgat katliamının İsa Armağan’ı yedi yıl yatıp çıkmadı mı? Ardında katliamlar olan diğer bir yiğit; İbrahim Çiftçi dört idam kararından sonra tahliye edilip iş hayatına atılmadı mı? MHP Genel Başkanlığı’na adaylığı da neden unutulsun? Bu memlekette bu isimleri say say bitiremeyiz. Üstelik bunlar telaffuz edebildiklerimiz. Bu kirli maşaları, bu gariban psikopatları yetiştiren, örgütleyen, kullanan, onlara şeref, memleketlerine gurur yakıştıranların adlarını açıkça anmak suça girer. Hem de öyle bir suç ki cezasını yukarıda andığım katillerden çok öderim.
Şubat 2009'da, Ergenekon sanığı Şener Eruygur ile GTA Beyin Cerrahisi Servis Şefi Kıdemli Albay Nusret Demircan arasında geçtiği öne sürülen bir telefon görüşmesi, hükümet yanlısı yayın organlarına servis edilmişti. Eğer görüşme doğruysa, Demircan, bir şeyi olmayan Eruygur'un hiç bir tedavi görmeden hastanede yatmasının çıkarabileceği sorunları anlatıyor, Eruygur ise mevcut durumu pek güzel özetliyor:

Nusret Demircan: Siz avukatla görüşün.
Mukaddes Eruygur: Ama bizim avukat beni dinlemiyor ya da ben anlamadım.
Nusret Demircan: Evet, görüşecekti o? Şimdi biz bu işin yatarak şeyini tam olarak çözemedik. O yüzden hastanede şu anda yatıyor gözükecek. Yine tedavisi devam edecek. Yine canı istediği zaman gidecek, yatış yapılacak, bir şey olursa burada olacak, bizim amacımız oydu... En son yorumu son durum olarak biz ne yapalım? Burada mı tutalım, haftalık mı yapalım, aylık, iki ayda bir ya da ayda bir 3-5 doktora müşahade yapıp... Ya da anında taburcu verebilirim.
...
Mukaddes Eruygur: Şimdi bu Zekeriya Öz, 13. mahkemede. İtirazımızı bunlar kapıyor. 12 ve 14. mahkemeler bizdenmiş. ‘Ankara Barosu, İstanbul Barosu hazırız biz’ dediler. Teşekkür ettik herkese.”
Bu örneklerle malumu ilan ediyorum, ama Anayasa Mahkemesi'nin DTP davasını birden gündemine alması, Aralık sonu KCK'ya yapılan operasyonlar, Kozmik Oda aramaları hükümet yanlısı savcıların, polislerin, yargıçların, mahkeme üyelerinin sayesinde mümkün olmadı mı? Yargı, güç savaşında kullanılan bir silah. Başka bir deyişle, bu ülkede gerçekten egemen olmanın tek yolu yargıyı da ele geçirmek.

"Yargı bağımsızlığı"nın gerçekleştirilmesi zor, belki imkansız bir ideal olduğunun farkındayım. Bir ülkenin yürürlükteki tüm kanunları (değiştirilmedikleri sürece) o ülkeyi yönetenlerin siyasi tercihlerinin sonucudur. Belki toplumun gelişmişliğinin göstergesidir. Bazı kanunlar, istenilen yere çekilebilsin, istenilen kişiye/kuruma karşı kullanılabilsin diye bile bile muğlak bırakılır. Polislerin, yargı mensuplarının kendi siyasi görüşleri vardır, onlar da o toplumun içinden çıkarlar. Bazen (ki herhalde en makbulü de budur!) kötü niyetli olmadıları halde, kanıtları, kanunları işlerine geldiği gibi görür, yorumlarlar. Herhalde geceleri huzurla uyurlar.

Bazıları da hükümet tarafından dinlenince küplere biner, yargı yılı törenlerinde laiklikten dem vurur, ama birilerinin birilerini öldürüp bir kaç yılda serbest kalmasına ses çıkarmaz, "bu kanunlarla çalışmak içimize sinmiyor!" demezler. Herkesin derdi kendisi, kendi tayfasıdır çünkü.

Bizim kulağımıza saçma gelen Bülent Arınç'a suikast iddiası, belki savcının, hakimin aklına yatmıştır. Büyük ihtimalle Ergenekon savcıları iddianamelerinin doğruluğuna inanıyorlardır. Hangimiz gerçeği biliyoruz ki?

Allah düşürmesin. Zaten sabit durursak düşmeyiz.

Vestmann Adaları, Türk Korsanlar ve İzlandalı Türk Gudda


İzlanda’ya bağlı Vestmann Adaları ülkenin güneybatısında bulunan bir takımadaymış. Bu takımadaların içindeki en büyük ve insan yerleşimi barındıran tek ada Heimaey Adası imiş. Haimaey’de bugün yaklaşık 4.500 kişi yaşamaktaymış. Ayrıca yazları adada 8 milyon kutup martısı barınırmış.

Haimaey, 1627 yılının yazında Mağrip’ten gelen “Türk” korsanlar tarafından istila edilmiş. O zamanlar Mağrip Osmanlı’ya bağlı olduğundan dolayı buradan gelen korsanlara da Türk korsanları denirmiş. Osmanlı himayesi altındaki bu korsanlar, ganimet elde etmek için Avrupalı gemilere saldırırlar veya Avrupa kıyılarına akınlar düzenleyip köle olarak satmak için insan kaçırırlarmış.

1627 yazında Haimaey adasına akın düzenleyen “Türk” korsanların başında Murat Reis bulunmaktaymış. Asıl adı Jan Janszoon van Haarlem olan “Türk korsan” Murat Reis aslen bir Hollandalı. Kendisi “Murat Reis” olmadan önce de büyük bir korsanmış ve bağımsız bir korsan ülkesi olan Salé Cumhuriyeti’nin seçimle iş başına gelmiş ilk cumhurbaşkanıymış. Ancak daha sonra Osmanlı himayesi altındaki Mağrip korsanlarınca yakalanmış. Janszoon, tutsaklığı sırasında Müslümanlığa geçerek Murat Reis olmuş. Doğruluğu kanıtlanmamış olsa da, Murat Reis’in soyundan gelenler arasında, Amerikan’ın eski first lady’si ve kocası Başkan John F. Kennedy öldükten sonra ünlü Yunan armatör Aristotle Onassis ile evlenen Jacqueline Kennedy Onassis ve Casablanca gibi ünlü filmlerin oyuncusu Humphrey Bogart olduğu iddia edilmekte.

Sınıflar ve kimlikler


Önce Efe Peker yazmıştı 11 Kasım'da Radikal 2'de: "Günümüzde geniş kitlelerin özellikle iktisadi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasının engellenmesi koşuluyla demokrasinin konuşulagelmesi boşuna değil. Türkçeleştirerek söylersek: 'Yediğin etnik ve dini demokratik kimlikler senin olsun' der Zizek, 'bana biraz gördüğün kapitalist üretim ilişkilerinden bahset!'” 11 Aralık'ta Bursa'da bir maden ocağında 19 işçinin göçük altında kalarak hayatını kaybetmesinin ardından da, 15 Aralık'ta Yeni Şafak'ta Kürşat Bumin, 17 Aralık'ta Radikal'de Nuray Mert aynı konuda yazdılar. Sorun şu: Kimlikler ve kişisel özgürlükler üzerine bu kadar konuşuyoruz, ama sınıf eşitsizliği konusunu çoktandır kapatmışız. Bir doğa kanunu gibi kabullenmişiz.


AKP bir yandan demokratik açılım diyor, bir yandan işçilerin hoşnutsuzluklarını dile getirmelerine karşı çok tahammülsüz. Unutmamalıyız asla: AKP'nin bireysel özgürlüklerin savunucusu kesilmesi, onu sosyal demokrat yapmıyor. Sosyal hakları geliştirmeyip sadaka dağıtıyor, maden ocağında gerekli denetimleri yapmayıp ölenlerin yakınlarına para veriyorlar. Sonra da hükümet yanlısı gazeteler yazıyor, "devlet ölenlerin yakınlarına sahip çıktı!"


Kürt sorununun sadece "ekonomik eşitsizlik"ten kaynaklandığı ve bölgeye yapılacak yatırımlarla çözülebileceği, devlet ideolojisinin sürdürülebilmesi uğruna Kürt kimliğini görmezden gelenlerin, baskı altına alanların en büyük argümanı oldu yıllarca. Benim savunduğum, asla bu değil.


Merak ettiğim, kimlikler arasındaki ayrımcılığın ekonomik sebepleri ve sonuçları. Bu tartışılmadığı sürece, kimliklere özgürlük tartışmaları havada ve sembolik kalıyor. Örneğin ekonomik daralma dönemlerinde birden göçmenlere tahammülsüzlük başgösterir. Hoşgörüsüzlük, sınırlı ekonomik kaynak üzerinde hak iddia edenleri eleyebilmek için icat edilen bir bahanedir. Erkeklerin kadınların, eşcinsellerin ve göçmenlerin becerileri ve toplumda oynamaları gereken rol konusunda hala etmekten bıkmadıkları imaların ardında da aynı neden var.


Öte yandan, eğitimli ve orta sınıf göçmenlerin, kimlik farklılıklarını çok da sorun etmedikleri, içinde bulundukları topluma kolayca entegre olabildikleri söylenir. Ya da ancak topluma entegre olabilenlerin belli bir konuma gelebildiği. Yani bir grup, diğerine göre daha çok emek harcamak zorunda.


Ancak burada, göçmenler ve azınlıklar arasında ayrım yapmak gerek. Bu ayrım her zaman kolay olmayabilir, çünkü göçmenler zamanla azınlığa dönüşür. Ancak şunu biliyoruz, daha önce de yazdım: Kürtler'e göçmen muamelesi yapamayız. Kürt çocuklar Türkçe öğrenmek zorunda oldukları için daha ilkokulda yaşıtları Türkler'e kıyasla geri kalmaya başlıyorlar. Halbuki Kürtçe eğitim görüp, orta öğrenimden itibaren Türkçe'yi zorunlu ders olarak alsalar, herkes için daha adaletli bir çözüm olmaz mı?


Ekonomik adaletsizlikler kimliklerin marjinalleşmesine, kimlikler arası kutuplaşmanın ve karşılıklı tahammülsüzlüğün içinden çıkılmaz hale gelmesine neden oluyor. Tahammülsüzlük, ayrımcılık ve kimlikleri baskılama çabası, ekonomik adaletsizlikleri artırıyor. Bunlar konuşulmadan yapılan açılım ise sembolik olmaktan öteye gidemiyor.

Yanlış dala tutunmak


Olaylarda, insanlarda ve fikirlerde anlam, doğruluk aramak, bilemediğimizi uydurmak, bir uydurduktan sonra da kafamızda kurduğumuz hikayeye uymayan her şeyi görmezden gelmek yalnız insana mahsus bir şey herhalde. Akıl da olanı olduğu gibi göreceği yerde, tüm enerjisini bir zamanlar yazdığı hikayeye inanmaya devam edebilmek, kendini hep haklı çıkarabilmek için harcıyor.

En akıllı insanların en olmayacak şeyleri nasıl söylemeye, yazmaya devam edebildiklerinin tek açıklaması bu olabilir. Gerçi bazen merak ediyorum, bu söylediklerinden not alacak, para kazanacak olsalar aynı aymazlığı sürdürebilirler miydi. Belki en olmayacak şeyleri söyleyenlerin başarılı, saygıdeğer hayatlarını devam ettirebilmelerini de böyle açıklamalı. İnsan kafasını sadece çalıştırması gerektiğinde çalıştırıyor çünkü.

İyi ki DTP kapatıldı! diyorlar. Bunlara sorsan herkesten vatansever. Peki şimdiye kadar bu kadar partinin kapatılmasının kime ne faydası olmuş acaba? Dünya yansın, yeter ki kafalarındaki fikir yaşasın. O küçümsedikleri gericilerin yaptığı cihaddan ne farkı var bunun? Onlar vatanı değil, kafalarındaki fikri, en çok da kendilerini seviyorlar.

Ben özgürüm, kimseye boyun eğmem, kimseyi dinlemem, istediğimi söyler, istediğimi yaparım diyorlar. Böyle mutlak bir özgürlük bedelsiz değildir. Etrafınızdakilerin tahammülünü, boyun eğmesini, korkmasını, susmasını, idare etmesini gerektirir. Birine ya onları ciddiye almamızı gerektirmeyecek bir uzaklıktaysak tahammül edebiliriz, ya onlardan bir medet umuyorsak, ya da onlara gerçek bir sevgiyle bağlıysak.

Sevgi demişken... Sevgi, arkadaşlık, muhabbet diye diye öyle çok şeyi görmezden geliyoruz, unutuyoruz ki. Her şey kutsallığını kaybetse, tüm dinlerin, ideolojilerin yalanlığı kanıtlanmış olsa, tek tutunacak dalımız sevgi, arkadaşlık, aile. Ama sevgi için kapı paspası olmanın da lüzumu yok. Amiyane ama doğru: Bazen yalnızlık, gerçekten sevginizi hak eden, sevgisini hak ettiğiniz insanlarla karşılaşana kadar ödemeniz gereken bedel, geçirdiğiniz süre. Kimse mutluluğun doğuştan gelen bir hak olduğunu söylemedi.

Bütün dallar kırıldığında neye tutunmalı? Adalet duygusu belki. İnsanın hayattaki her hareketinin, her sözünün uyması gereken tek kriter olmalı bence: Bu birinin hayatını kolaylaştıracak mı, güzelleştirecek mi? Tabii birinin hayatını kolaylaştırmanın, güzelleştirmenin ne demek olduğunu, insanın kendi değer yargıları belirler. Para kazanılan her iş değerlidir, birilerinin işine yarar denebilir. Herkes kendi hayatını kolaylaştırsın denebilir. İnsan birine iyilik yapacağım derken kötülük de edebilir. Ama benim aklımdaki soru bu.

En önemlisi ama, güçlü olmalı. Yanlış dallara tutunmak zorunda hissetmeyecek kadar güçlü.

Resim: "Baobap ağacı," Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens kitabından.

Deliliğe Övgü Değil Arsız Akılcılığa Yergi II: Akılcılık Bekleme Salonu ve Olmamış Köpeğim


“Mavi sular akmalı yanından zaman zaman. Siyah üçgen kar yağmalı üstüne üstüne. Olmayanların parlak gölgelerinin içinden yürümeli adım adım. Keşfetmeli, rastlamamalı. Bilerek bulmalı, tesadüfi değil. Bilinçsizce farkında olmalı ama. Bak burası önemli: Bilinçsizce bilmeli. Bilinçsizce. Hesapsız. Hesabı kitabı kaldır; bakkal defterinin eciş bücüş yazılmış harfleri, kırışmış yaprakları kadar çirkin olma diyorum. Veresiye alma, alasıya hiç verme de demiş olabilirim. İllaki veresin varsa, verdiğinin birkaç zaman dilimi sonrasında bindireceği faize bel bağlama. Olmayanla olanın arasında gidip gelirken, bunun farkında olduğun sürece bulunduğun o araf noktasının değerini anla.”

“Delirtme de delir. ‘Delirtme adamı!’ diye bağıran adamın aklına gül. Acıkınca sinemaya götür. ‘Oku,’ de ona, ‘Oku biraz!’ Aval aval bakacaktır yüzüne, kovacaktır ‘allahın manyağı’ dercesine. Hiç oralı olma. Çıldırma sakın kimseyle doğrun yanlışın tutmuyor diye; ya da çıldır ama olmayanlar için çıldır, olduklarını sananlar için değil. Tutsaklığın pençesinde durum değerlendirmesi yapamamanın acizliğine acı. Ve kudur kudurabildiğin kadar. Sakın aşı olma. Sakın ama sakın film izleme canın film izlemek istediğinde. Mutluluğun anlık bir tatmin olduğunun, rahatsız bir huzurun insana ne güzellikler yapabileceğinin farkına var. Yoğunluk şahane, ‘öylesinelik’ parasız bir darphane; bunu böyle bil.”


“Kulağa hoş geleni, karşındakinin, çıkar beklediğin kitlenin gönlüne cevap verecek sözleri değil; bizzat kendi içine hoş geleni, karşındakini memnun etmese de iyilik edeni de. Amaç odaklı pazarlama taktikler yarışmasında sonuncu olursun, ama rahat uyursun. Ya da mutlu bir uyanıksındır, için aydınlık çevren karanlık gecelerde… ah işte bu gecelerin kıymetini, en çok bu gecelerin kıymetini bil.”

Bir köpeğim olsa böyle nasihat ederdim; evet köpek. Çıkarcı akılcılığın ortasında yalpalarken – neyse ki sürüyle insan var bu anlamsız akılıcılık bekleme salonunda da yere düşmüyoruz – yapmacık sarhoşluğun dumanlı kafası, buz tutmuş caddelere paralel uçuruyor. Ne ayak ne bacak… Hiçbirine gerek yok; sahi ne ayak, ne ayak hem küreselleşip hem de dünyayı kurtarmak? Homojen dünya daha mı kolay kurtarılıyor? Ben hiç dünya kurtarmadım da, bilmiyorum.

Yıllarca karşılaştırmalı üstünlüğe dayalı bir alışverişte dünya. Dağlar, göller, iklim ve daha birçok fiziksel özelliğe bağlı olarak birtakım üstünlükler geliştirdi dedik milletler. İşbirliğiyle bunlardan yararlanabiliriz dedi büyükler. Alışveriş edilen mallar dünyanın her bir tarafında uçuşurken bir de bakmışız, atmosfere gönderdiğimiz o sinsi gazları öylesine fazlalaştırmışız ki, okyanuslara bile bir of çektirdik; fenalar getirttik; bastı da bastı. Hesapsız, arsız ticaretin pis gazlarını tekrar ticaret etmekte bulduk çözümü.

Gerçeği gerçek sayıp olmayanı kestirip attırılmış zamanlarda her şeyi biliyoruz sanırız ve bu bilginin üstünlüğünden öylesine emin oluruz ki, bunu bir promosyon aracı olarak kullanırız. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı ayıplarken, henüz bilginin ne anlama geldiğini, o bilgiye nasıl sahip olduğumuzu ve en başa dönüp gerçeği bulmayı çoktaaan es geçmiş oluruz. Bunu yaptığımızda da ancak bir köpek gülebilir halimize, diğerleri düşünürken derin derin.

Milyarlarca insanın toplu davranışlarıyla şekillenenlerin açıklanabilirlikleri vardır. Milyonlara, binlere, yüzlere, onlara iner bu, kişilere sonra; ve işte bu noktadan sonrası anlamsızdır, zaman kaybıdır. Fikirlerin uzadığı bir bulut düşlemek lazım bu noktada. Kendi beynini o seviyeye yükseltmeli. O fikilerle sohbet etmeli beyni astral yolculuğa çıkmış kafasında. Çünkü sorgulama kesilince şaşırtıcı durumlar ortaya çıkar. Ne ara bu kadar bencilleştik ve başkalarının hayatlarına merakımızın derecesi basit ayrıntılarda takılı kalıp, basit temelleri baz alıp sosyal bir promosyon peşinde gözlerimiz kör ilerlemeye başladık, diye sorarsın köpeğe. Pati atar sana.

İki kişilik bütünlüklerin anlamsız anlamdırmacıları ise en çok güldüren sahnedir kuçuyu. Bağımsızlık peşindeyiz derken elde edilebilen özgürlük alanıyla daha da köleleşen kadınlar ve bunun doğru olduğunu sanan başka kadınlar var; hayatlarındaki kadınları ya bir çiçek kişvesi altında aciz bir yaratık ya da ilgisiz tavırların hapsettiği bir paspas gibi gören erkekler var. Yalan yanlışların arasında sindirerek yaşanan anlamsızlıklara boyundan büyük isimler koymaya kuyruk sallanır ancak.

Koskoca evrenden topluma, toplumdan küçük topluluklara, sonrasında ikili topluluklara ve en sonunda bireylere inerken görülen istikrarlı anlamsızlık, deliliği her zaman daha kutsal sayar gibi gözükse de; gerçek bu değildir. Gerçek, arsız akılcılığın maskelediği anlamsız düzendir; somuta inanmadan hayale dönenlerin dünyasını, ha o güzel dünyayı oluşturandır; ama daha da özeli o dünyayı keşfeden 'güzel'lerdir. Neoliberal sistemleri artık “libere etmeli”! İrrasyonel sistemi rasyonelize eden irrasyonel** açıklamaların ortasında kuçu sallamak büyük erdem.

Nihan Akyelken, Oxford

Not: Kullanılan resmin kaynağı: http://planb.com.tr/seksek/wp-content/9679.kucukresim.jpg
** David Harvey'nin Ekonomik Kriz için kullandığı "... an irrational rationalizer of an irrational system..." tanımlamasından esinlenmiştir.

Devoid of substance

Facebook has more than 300 million active users. Twitter is thought to have 25 million users. Myspace has over 75 million people. Tough the data is not very clear, it seems that there are probably more than 200 million blogs worldwide. It looks like it is time we stopped calling online social media a virtual reality and started calling it the reality of the virtual*.

What all those sites/blogs have in common is the apparent transparency of the people contributing to them. What you post on those sites is generally available to many, if not all, people to see immediately. However, what is not clear is who are those people posting all this “information” on the web. Is it us?

What do we mean by us? I think it is not too far-fetched to suggest that when we say “us”, there are usually two different “us”: the private us and the public us. The private us is the person who usually freely and openly shares his identity and his views/ideas about his social environment and the world at large with his immediate circle of close friends, close family members etc. The public us is the person who engages socially with a much broader range of people including acquaintances, distant relatives, colleagues, employers, teachers etc. One should also include here interactions with government agencies and their extensions. The public us is the person whose position in society is determined by both his ideas and actions and also by his perception of others at large. The public us can be distinct from the private us by virtue of the fact that a big part of the information about us is filtered out either through a self-selection mechanism by us (either deliberately or simply by following socially accepted norms) or by a distorted perception of us by others. However, with the advance of the reality of the virtual world, the distinction between the public us and the private us is getting very blurred. The public us interacting socially online is really becoming the private us through the illusion of transparency. What we post on the internet is determining who we are privately and determining our position in the space of social interactions. However, though those things we - almost in a highly exhibitionistic style – post on the internet seem to make us transparent, do they really show who we are privately?

AKP Kürt sorununu gerçekten çözmek istiyor mu?

AKP’nin Kürt açılımı tamamen durmuş gibi görünmekte. Peki, AKP Kürt sorununu gerçekten çözmek istiyor mu? Sadece kimin gerçekten izlediği belli olmayan bir TRT Şeş kanalı açmakla, birkaç köyden eski Kürtçe adlarıyla bahsetmekle veya dağdan üç beş PKK’lı indirmekle Kürt sorununu çözebileceğini sanmak kimin aklına yatıyor?

Eşitsizlik, adaletsizlik ve özgürlük kısıtlamalarının tetiklediği Kürt sorununun çözümüne ancak formel/hukuki yollara başvurarak, yani her yurttaşın gerçek eşitliğini ve gerçek özgürlüğünü adaletli bir şekilde anayasal güvence altına alarak başlanabilir. AKP ise bu formel/hukuki çözüme, yani anayasal güvence meselesine hiç sıcak bakıyora benzemiyor; tam tersine AKP burada ikili bir oyun oynamakta. Bu ikili oyun şu: Yasal değişikliklerin olabilmesi için mecliste geniş çaplı bir mutabakatın olması lazım. Bu mutabakatı sağlayabilmek için AKP’nin daha geniş görüşlü olması ve muhalefet partilerinin hassasiyetlerini dikkate alması şart. Geniş çaplı destek olmadan getirilen değişim çok daha büyük sıkıntılara yol açabilir. Ancak AKP geniş çaplı mutabakat sağlamaya çalışmak yerine, bunun tam tersini yaparak, örneğin olası yasa değişikliği gündemini meclise 10 Kasım’da getirerek çözümü en baştan yokuşa sürdü. Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan – ve CHP’nin doğal olarak hassas olduğu – bu tarihte mecliste böyle bir görüşmenin büyük bir açmaza sürükleneceğini AKP’nin bilmemesi imkânsız idi. Ama AKP’nin istediği de zaten buymuş gibi geliyor: formel/hukuki değişimin engellenmesi. AKP, gündemi bu tarihe getirerek hem anayasal değişikliğin ihtiyacı olan zeminin sağlanmasının önünü en baştan tıkadı, hem de açmazın sorumlusu olarak CHP’yi öne sürerek kendi demokratlığını sözde kanıtlamış oldu. (MHP’nin hiçbir koşulda bu değişimi desteklemeyeceğini kendi söylemlerinden zaten biliyoruz. Onun için bu konuda sadece değişime prensipte karşı olmayabilecek CHP’den bahsediyorum.)