Çağın getirdiği görececilik hem bize sunulan bir nimet hem de başımıza musallat olan tam bir bela. Kültürel görecelik dediğimiz kavram, herhangi bir kültürün değerlerinin diğer kültürlere göre ayrıcalıklı, üstün bir konumda olmadığını savunur. Küreselleşme sürecinde artan göçmen hareketleri beraberlerinde ülkeler içindeki kültürel çeşitliliğin zenginleşmesini sağladı. Dünyada gözlemlediğimiz bir diğer değişim ise, ülkeler içindeki zenginliğin artması ve iletişim ile ulaşım araçlarının daha erişilebilir kılınmasıyla beraber şimdiye kadar sesleri ulusal zeminde duyulmayan grupların seslerinin daha duyulur olması oldu. Bu değişim içinde farklı değerlere sahip gruplar, kültürel göreceliğin getirdiği “farklı değer ve inançlara saygılı olalım” söylemi ile bir arada nispeten bir barış ortamında yaşayabildiler. Bu bakımdan kültürel görececiliğin geçmişte faydaları olmuştur diyen argümanlarda bir gerçek payı var.
Ancak görecelik demek, “evrende doğru dediğimiz şey aslında herkesin kendi doğrusudur” demek değildir. Bir kültür “dünya güneş çevresinde dönüyor” derken, diğeri “hayır, tam tersine güneş, dünya çevresinde dönüyor” diyorsa, burada “herkesin doğrusu kendine” diyemeyiz. Evrensel doğrular vardır ve bu evrensel doğruların kültürel gelenekler ve inançlar ile ilgisi yoktur. Evrensel doğrulara bilim ile ulaşılır. Evrensel doğrular göreceli inançlar değildir; evrensel doğrular bilgidir ve evrensel doğrulara bilimsel yöntemler ile ulaşılır. Bilimin ve inanç/değer sistemlerinin zemini farklıdır. Ancak bu milenyumun başlangıcından itibaren, dünyadaki tek gerçek zemin, değer ve inançlar üzerinden kurulan zemindir gibi bir söylem giderek yayılmakta. Bilimin ve bilimsel yöntemlerin yok sayıldığı, her şeyin inanca ve değere göre göreceli olduğu düşüncesi her yanımızı sarmakta. Bilim yok edilirken, hiçbir veriye, kanıta, deneye, araştırmaya, akla, mantığa dayalı olmayan, yani bilimsel yöntemin hiçe sayıldığı “inançlar” yayılmakta. Kısacası, bilginin yerini inanç almakta. İnsanlar “şunun şöyle olduğunu biliyoruz” demek yerine “ben şuna inanıyorum” demekte. Bilgi, ihtiyari bir şekilde üretilmiş bir şey değildir. Bilgi kanıta, deneye, araştırmaya, akla, mantığa dayalı uzun bir süreç sonrası çıkar. Ortaya çıkan bilgiye saygı duyulması gerekliliği de bu sürecin bilimsel yöntemler ile ilerlemesinden kaynaklanır. “Ben şuna inanıyorum” diyenin ise herhangi bir kanıta, akla, mantığa ihtiyacı yoktur. “Benim inancım bu yönde, inancıma saygı duymak zorundasın” diye kestirip atar bu düşüncedeki insan. Yanlış anlaşılmasın, inançlara saygı duyulmamalı demiyorum; tabii ki inançlara saygı duyulmalı. Benim dediğim, bilimsel bilginin olması gereken yerde, bilimin yerini inancın almaması gerektiği. İnancın ve bilimin zeminleri ve ulaşmaya çalıştıkları doğrular tamamen farklıdır. İnanç zemininde bilim yapılamayacağı gibi, bilim zemininde de inanç yapılamaz.
Oysa dediğim gibi son zamanlarda bu zeminlerin birbirine karıştırılması yolunda büyük çabalar harcanıyor. Bilimi yok etmek için bilimsel zemin ortadan kaldırılıp yerine inanç zemini konulmaya çalışılıyor. Bunun adına da demokrasi deniyor. Bunun adına demokrasi denemez, bunun adına ancak cehaleti yüceltmek denilebilir. Tekrar edeyim: inanç cehalettir demiyorum; bilimi inanç zemini üzerine oturtmaya çalışmak cehalettir diyorum.
Örneğin çocuğuna söz geçirmeye çalışan bir anne, çocuğa “sözümü dinlemezsen yatağının altındaki cinler seni çarpacak” diyor. Çocuk yatağın altına bakıyor, bir şey göremiyor. Arkadaşlarına baktırıyor, yine bir şey yok. Annesinin sözlerini dinlemezse kendisini çarpacak cinlerin varlığına dair hiçbir şey görünmüyor. Anne bu aşamada çıkıp “Onlar görünmez varlıklardır. Onların varlığına inan” diyor. Anne, çocuğu körü körüne inandırabilirse, onu korkutup istediği gibi yönetmek tabii ki çok daha kolay oluyor. İnancı yayıp yöneten insan, herkesi istediği gibi yönetebilir. Kör inanca sahip kişinin, inancı yönetene karşı çıkmasına imkân yok, çünkü ortada karşı çıkılabilecek bir şey yok!
Ya da bir parmağınız biraz şişmiş. Bir sürü doktora gittiniz, çeşitli tıbbi testlerden geçtiniz ve ortaya çıkan sonuç elinizin kesinlikle su topladığı ve endişelenecek bir şey olmadığı yönünde. Bu noktada çıkıp da “ben bu parmağın kanser olduğuna inanıyorum” deyip kendinizi korkuya teslim etmek tam bir cehalettir. Bilime saygısı olmayanın bu korkulara teslim olacağı da açıktır. Korkan insanı yönetmek ve sömürmek ise kolaydır. Gidersiniz bir üfürükçüye, bayılırsınız bir sürü parayı, üfürükçü bir üfler, işte tamam. Bu biraz laubali bir örnek oldu belki ama bu üfürükçülüğü, siyaseti inanç üzerine kuran ve bu inancı sömüren tüm siyasi güçler yapmakta.
Irak savaşı öncesi Saddam’ın elinde toplu imha silahlarının bulunduğu yönünde bir kanıt olmamasına, Saddam yönetiminin 11 Eylül saldırıları ile bir bağlantısı olduğu yönünde hiçbir şey bulunamamasına rağmen Bush yönetimi, “Biz, Saddam’ın elinde toplu imha silahı olduğuna ve Saddam’ın 11 Eylül’de parmağı olduğuna İNANIYORUZ” diyerek Irak’a saldırmadı mı? İşte bilimsel bilgiye saygının olmadığı yerde bu “inanç” ile bir korku yaratılarak kamuoyu çok kolay bir şekilde manipüle edilebilir. Irak savaşının üzerinden yıllar geçti ve hiçbir toplu imha silahı hâlâ bulunamadı. Peki, silahın olduğu yönündeki “inanca” ne oldu? O inanç olduğu yerde duruyor. Bu silahlar bulunamayınca Donald Rumsfeld’e “hani nerede bu silahlar?” diye sormuşlardı, verdiği cevap evlere şenlikti: “The absence of evidence is not evidence of absence – Kanıtın yokluğu, kanıt olmadığının ispatı değildir.” Peki, kanıt yok ise neye dayanarak bu silahlar vardır deniyor? Tabii ki inanca. Bilimin ve bilimsel yöntemin olmadığı, kör inanca körü körüne bu kadar bağlanılan bir ortamda, Rumsfeld’in bu deli saçması sözleri anlamlıymış gibi geliyor.
Rumsfeld’den İran’a geçelim. Aralık 2009’da İran’daki molla yönetimini protesto ederken birkaç taş atan öğrenciye İran mahkemeleri idam cezası verdi. Öğrencinin suçu ise “Allah’a savaş açmak.” Bu öğrencinin Allah’a savaş falan açtığı yok, ancak mollalar İran’daki güçlerini Allah’tan aldıkları inancını yaydıkları için, mollaya karşı gelmek Allah’a karşı gelmek ile bir tutuluyor. İşte Ahmedinecad’ın İran’ı böyle bir yer. Halkı kör inanca bağlayıp, körü körüne mollaları takip etmeye zorlayan bir ülke İran.
Bir de Türkiye’nin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın en son dediklerine bakalım: “Hakikaten bu söze inanıyorum, ‘Nasipse gelir Hint’ten, Yemen’den, nasip değilse ne gelir elden?’” Tabii sormak lazım: Kavaf’a bakan olması, hükümetteki dostlarına ve ailelerine gemicikler, medya şirketleri, ihalesiz devlet işleri nasip olurken, Ardahan’daki aile babasına ailesine bakabilmesi için neden ayda sadece 300 lira nasip olmuş? Böyle soruları sormamak lazım tabii. İnanca saygı göstermek lazım.
Ya dünyadaki bütün saygın doktorlar, psikologlar eşcinselliğin bir hastalık olmadığında hemfikirken, Kavaf’ın şu sözlerine ne demeli: “Ben eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna İNANIYORUM. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla eşcinsel evliliklere de olumlu bakmıyorum.” Eğer bir hastalıktan bahsediyorsak, her kafasına esen şu hastalıktır, bu hastalıktır demeyecek herhalde. Neyin hastalık, neyin hastalık olmadığına tıp karar verir. Tıp ve bilim insanları bunun bir hastalık olmadığını on yıllardır söylüyorlar. Ama bilimin söylediklerine bakmaya ne gerek var. “Ben bunun hastalık olduğuna inanıyorum. İnancıma saygı göster.” Böyle cahil ve bağnaz bir söze saygı göstereceksek, o zaman ben de “Selma Aliye Kavaf’lığın biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence. Dolayısıyla Kavafımsı evliliklere olumlu bakmıyorum.” Ayrıca benim bu söylediğim bir inanç değil. Bütün saygın psikologlar ve tıp bilimiyle uğraşanlar Kavaf’ın yaymaya çalıştığı gibi kör cahil bir homofobinin tedavi edilmesi gereken bir hastalık olduğunda hemfikirler.
Cehaleti yüceltmek yerine bilime biraz saygı duyalım.
Ozan Şakar, Mart 2010
Not: Yukarıdaki resmin kaynağı Kenpei, Wikimedia Commons.
(Daha fazla bilgi için)